Türkiye Çelik Üreticileri Derneği Genel Sekreteri Veysel Yayan, Türkiye’nin çelik sektörüne ilişkin güncel üretim, dış ticaret ve Avrupa Birliği düzenlemelerine dair ticaretgazetesi.com.tr’de Seda Gök’e kapsamlı değerlendirmelerde bulundu.
Yayan, Türkiye’nin ham çelik üretiminde 2024 ve 2025 yıllarında dünya genelinden sırasıyla 10,3 ve 5,3 puan pozitif yönde ayrışan performansını, 2026 yılının ilk çeyreğinde de sürdürdüğünü belirterek, dünya çelik üretiminin aynı dönemde yüzde 2,3 oranında gerilediğini ifade etti. Türkiye’nin ise yılın ilk çeyreğinde yüzde 5,3 artış kaydederek 9,7 milyon ton ham çelik ürettiğini açıkladı.
Aynı dönemde Avrupa Birliği çelik üretimine de değinen Yayan, Türkiye’nin son iki yılda yüzde 13 oranında artış gösteren ham çelik üretimine karşılık AB’de üretimin yalnızca yüzde 0,15 oranında artabildiğini, 2026 yılının ilk çeyreğinde ise AB çelik üretiminin yüzde 2,6 oranında azalışla 31,7 milyon ton seviyesinde gerçekleştiğini kaydetti.
Dış ticaret verilerine de değinen Yayan, yılın ilk çeyreğinde ihracatın yüzde 6,8 oranında gerilediğini, ithalatın ise yüzde 2,6 oranında arttığını bildirdi. Özellikle mart ayında ithalatta yaşanan yüzde 38,2’lik olağanüstü artışın dikkat çektiğini vurgulayan Yayan, bu oranın son dönemlerin en yüksek aylık ithalat artışı olduğunu ifade etti. Söz konusu artışın ağırlıklı olarak Malezya, Rusya ve Güney Kore’den gerçekleştirilen ithalattaki yükselişten kaynaklandığının gözlemlendiğini söyledi.
Avrupa Birliği’nin koruma tedbirlerine ilişkin sürece de değinen Yayan, AB’nin Türkiye’ye uygulamayı planladığı kotanın, geçmişteki yüzde 14,2 seviyesinin de altına indiğini, “concession” olarak adlandırılan imtiyazlarla dahi bu seviyenin yakalanamadığını belirtti. Bu durumda “concession” kavramının fiilen içi boşaltılmış bir ifade haline geldiğini dile getirdi.
Yayan, ithalata getirilen sınırlamaların artmasının ardından “Made in EU” düzenlemeleri üzerinden Avrupa’da kamu ihalelerine erişim imkânı sağlanmasının da anlamını yitirdiğini ifade ederek, AB’nin ithalatı zaten kota mekanizmalarıyla ciddi şekilde sınırlandırdığını söyledi. Buna karşılık Avrupalı üreticilere Türkiye’de yıllık yaklaşık 30 milyar Euro tutarındaki kamu ihalelerine herhangi bir kota sınırlaması olmadan katılım imkânı sağlanmasının önemli bir dengesizlik oluşturduğunu kaydetti.
İhracattaki düşüşün yılın ikinci yarısından itibaren hız kazanmasının beklendiğini belirten Yayan, uzun süredir dile getirilen Avrupa Komisyonu’nun gerçek anlamda bir iyileştirme yapmayacağı ve STA ile Gümrük Birliği’nden kaynaklanan hakların gözetilmesinin kolay olmayacağı yönündeki öngörünün de bu süreçte doğrulandığını ifade etti.
Kotaların belirlenmesinde kullanılan son üç yıllık ithalat ortalaması hesabına da değinen Yayan, 2025 yılı yerine üretim ve ihracatın olağanüstü düşüş gösterdiği 2022 yılının dikkate alınmasının ayrıca bir olumsuzluk yarattığını söyledi. Bu durumun, kota tahsislerinin asgari seviyeye indirilebilmesi amacıyla Avrupa Komisyonu tarafından tek taraflı ve seçici bir yöntemle yürütüldüğü algısını güçlendirdiğini belirtti.
Avrupa Komisyonu tarafından açıklanan Sanayi Hızlandırma Yasası’na (Industrial Acceleration Act – IAA) da değinen Yayan, söz konusu düzenlemenin Avrupa Birliği’nin sanayi tabanını güçlendirme, karbonsuzlaşma sürecini hızlandırma ve ekonomik güvenliğini artırma hedefleri doğrultusunda geliştirilen kapsamlı bir politika çerçevesi olduğunu ifade etti. Düşük karbonlu ürünler için öncü pazarların oluşturulması, izin süreçlerinin sadeleştirilmesi ve stratejik sektörlere yönelik destek mekanizmalarının kurulmasının bu yaklaşımın temel unsurları olduğunu belirtti.
Öte yandan Avrupa Komisyonu tarafından yayımlanan 2025/2621 sayılı Uygulama Tüzüğü kapsamında belirli Kombine Nomenklatür (CN kodları) için 2026 yılı itibarıyla uygulanmak üzere varsayılan emisyon değerlerinin tanımlandığını hatırlatan Yayan, “72xx” ve “73xx” CN kodları kapsamında Türkiye için yalnızca Yüksek Fırın–Bazik Oksijen Fırını (BF/BOF) üretim yöntemlerine ilişkin varsayılan değerlerin yer aldığını söyledi.
Bu yaklaşımın Türk çelik sanayisinin üretim yapısını yansıtmadığını vurgulayan Yayan, 2025 yılı itibarıyla Türkiye’de üretimin yüzde 72,2’sinin elektrik ark ocağı (EAO) teknolojisine dayandığını belirtti. Buna rağmen ilgili CN kodları kapsamında EAO üretim rotasına ilişkin varsayılan emisyon değerlerinin tanımlanmamış olmasının, hurda ve DRI bazlı EAO üretim yapan tesislerin, BF/BOF entegre tesisler için belirlenen varsayılan değerlere göre raporlama yapmak zorunda kalmasına yol açtığını ifade etti.
Yayan, bu durumun metodolojik tutarsızlık yarattığını ve Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması’nın (SKDM) temel ilkesi olan gerçek ve doğrulanabilir emisyonların yansıtılması ilkesine aykırılık oluşturduğunu belirtti.
Emisyon farklarına da dikkat çeken Yayan, EAO bazlı üretimde doğrudan emisyonların ton başına yaklaşık 0,1 ile 0,5 tCO₂ arasında değiştiğini, BF/BOF entegre tesislerde ise bu değerin ton başına yaklaşık 1,8 ile 2,2 tCO₂ seviyesine ulaştığını ifade etti. İki üretim yöntemi arasındaki yaklaşık 10 kata kadar varan farkın mevcut varsayılan değerlerde yeterince yansıtılamadığını ve bunun EAO üreticileri üzerinde orantısız bir finansal yük oluşturma riski taşıdığını söyledi.

